15 Temmuz 2016'daki hain darbe girişiminin yıl dönümünde yayımlanan kapsamlı analiz, FETÖ'nün yalnızca hükümeti değil, doğrudan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni hedef aldığını ortaya koydu. Analizde, Gaziantep ve Hatay ile birlikte Kilis'in de terör saldırıları ve sınır hattındaki gelişmeler nedeniyle örgütün kaos planında önemli bir konumda bulunduğu ifade edildi. Suriye sınırındaki stratejik konumuyla dikkat çeken Kilis'in, o dönemde DEAŞ ve diğer terör örgütlerinin saldırılarıyla hedef alınmasının, Türkiye'de iç karışıklık oluşturma planının bir parçası olduğu değerlendirildi.

15 Temmuz işgal girişimi: FETÖ'nün kodlarını okumak
Anadolu Ajansı (AA) İstanbul Haberleri Müdürü Muhammed Enes Can, FETÖ'nün örgütsel yapısını, işleyişini ve 15 Temmuz işgal girişimine uzanan süreci AA Analiz için kaleme aldı.
15 Temmuz'u hala "darbe girişimi" kelimeleriyle anlatmak, o gecenin gerçek boyutunu küçültmek anlamına geliyor. 15 Temmuz 2016'da ortada sadece bir hükümeti devirmeye teşebbüs yoktu; hedef doğrudan Türkiye Cumhuriyeti devletinin kendisiydi. Başarılı olsaydı, bugün konuştuğumuz üniter yapıdaki bir ülke değil, muhtemelen parçalanmış bir coğrafya olurdu. Fetullahçı Terör Örgütü'nün (FETÖ) açıktan hükümete ve devlete karşı pozisyon aldığı 2012 Türkiyesinin içinde bulunduğu şartlara bakıldığında bu çarpıcı gerçek net olarak anlaşılacaktır. Komşumuz Suriye’de FETÖ’nün en büyük hamisi ABD ve İsrail’in kurmaya çalıştığı terör koridoru ve yine bu ülkede aynı ittifakın Türkiye üzerine saldığı DEAŞ, PYD gibi örgütleri bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Yine bunlara paralel bir şekilde Türkiye'nin doğusunda ve güneydoğusunda iç savaş provaları yaptırılan terör örgütleri sistematik bir şekilde, Hatay, Gaziantep, Kilis, Ankara ve İstanbul’da kitlesel katliamlarla iç kaosu tırmandırarak bu amaca hizmet ediyordu. Bu yüzden 15 Temmuz'u bir darbe teşebbüsünden çok bu topraklara ait olmayan bir aklın işgal girişimi olarak okumak gerekiyor. FETÖ mensupları o gece sahnede olan isimlerdi ama sahneyi kuran akıl başka yerdeydi.

FETÖ'nün kodları
FETÖ'yü anlamanın önündeki en büyük engel, onu hala "cemaat" ya da "tarikat" kelimeleriyle tarif etme alışkanlığı. Bugün kim FETÖ'ye hala bu sıfatları yakıştırıyorsa ya örgütle doğrudan bağı vardır ya da meselenin aslına vakıf değildir. Zira üçüncü bir ihtimal yok. Çünkü FETÖ'nün elli yılı aşkın geçmişi, klasik bir dini cemaat pratiğinden çok devlet aygıtına sistemli sızma tarihidir. Bu sızma, hiçbir zaman renk vermeden yürütülmüştür. Bu noktada klasik örgütlenme yapısı aramak büyük hata olur. FETÖ "bürokratik yapılanma" temelli bir örgüttür. 1975’li yıllarda "devşirme" ile başlayan sızma 1983-1984 yılından itibaren "soru çalma" sistemiyle sistematik hale dönüşmüştür. Başta Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) olmak üzere tüm kurumlar aynı şekilde hedef alınmıştır.
Örgütü asıl tehlikeli kılan da bu görünmezliktir. Zira FETÖ, bir terör örgütü olarak, en az PKK ya da DEAŞ gibi silahlı bir yapı kadar tehlikeli. Çünkü bukalemun gibi çalışıyor. 2012'den itibaren, özellikle devleti ve yöneticilerini açıktan hedef aldığı süreçte, örgüt içinde bir "renklendirme" faaliyeti başladı. Bu bağlamda, kapalı giyinen bir üye mayo da giyebiliyor, sakal bırakan biri aynı zamanda ateist bir kimliğe bürünebiliyor, dindar görünen biri seküler görünebiliyordu. Bunun amacı olası bir devlet operasyonuna karşı önceden kılıf hazırlamaktı. Tıpkı elli yıl boyunca devlet kadrolarına sızarken binbir kılığa girildiği gibi. Örgüt, 28 Şubat döneminde bu pratiği kullanmıştır. İtirafçı ifadelerinde, darbecilerin ünvan-terfi süreçlerine bakıldığında, örgütün 28 Şubat döneminde sadece kılık değiştirmediği görülüyor. İrtica ile mücadele eden o zamanki cuntaya "dindar olan devlet görevlilerini" fişleyerek cuntacılara şikayet edip, kendisinin önünün açılmasına yol açmıştır.
Örgüt bu pratiğini 2012’den sonra kendisine yönelebilecek operasyonlara karşı önlem amacıyla kullanmaya başladı. Örgüt üyeleri, örgütten ayrılıp farklı cemaat, parti, dernek, vakıf gibi yerlere üye olup açıktan örgütü de eleştirmeye başlamıştı. Nitekim 2014'ten sonra FETÖ’ye yönelik başlatılan soruşturmalarda gözaltına alınan bazı şüphelilerin örgütle alakası olmayan kurum-kuruluş-dernek-parti üyesi olduğu, bu şahısların "farklı bir cemaate veya vakıfa mensubum, FETÖ ile bir ilişkim yok" savunmaları mahkeme tutanaklarına yansıdı. Örgüt bu hamlesiyle sadece kendi üyelerini kurtarmayacak, ilgisiz yerlere-kişilere operasyon yapıldığı algısını oluşturarak kamuoyunun desteğini örgüt lehine çevirecekti. Özetle örgüt için "kılık kıyafetten ideolojiye" kadar hiçbir şey sabit değildi, güce ulaşana dek her şey mübahtı. Burada gözden kaçırılmaması gereken önemli noktalardan biri, FETÖ’nün kendine alternatif ya da rakip olarak gördüğü gruplara yaptığı operasyonlardır. Dini cemaat ya da gruplara sızma, lider kadroyu tasfiye veya renklendirme yöntemiyle ele geçirme örgütün başvurduğu bir yol olarak dikkat çekiyor.

Örgütün yapılanması
Bu esnekliğin arkasında, örgütün asıl gücünü oluşturan bir mimari akıl yatıyor: "Hücre yapılanması". FETÖ'nün sızdığı her kurumda, en alttaki örgüt üyesi üstündekini tanımıyor. Bırakın kurumu, çoğu zaman kendi ailesi bile o kişinin örgüt içindeki gerçek rolünden habersiz. Bu, ihlali imkansız kılan bir kırmızı çizgi; açığa çıkan üye "şefkat tokadı" denen bir iç disiplin cezasıyla karşılaşıyor. 15 Temmuz gecesi bu mimari akıl en çıplak haliyle görüldü. Darbenin aranan ismi Adil Öksüz, görünürde Sakarya Üniversitesi'nde bir akademisyendi ama örgüt içindeki gerçek görevi TSK sorumluluğuydu. Sincan Cezaevi'nde bulunan Kemal Batmaz, Beykoz'da bir emlakçı olarak biliniyordu. Oysa darbe gecesi görüntülerinde generaller Batmaz’a asker selamı veriyordu. MİT tırlarının durdurulması talimatını FETÖ’cü oldukları sonradan öğrenilen jandarma komutanlarına veren isim de bir devlet okulunda öğretmendi. Örgütün her kademesinde aynı ikilik tekrarlanıyor. Görünen kimlik ile örgüt içi gerçek kimlik birbirinden tamamen kopuk olduğu görülüyor. Bu bağlamda, özellikle yönetici rolü üstlenen her FETÖ mensubu çift kimlikle ya da daha fazla kimlikle toplum içinde renkten renge bir yaşam sürüyordu.
Bu görünmezlik, kurumsal sızmanın ötesinde, tam teşekküllü bir enformasyon savaşına da dönüştü. Örgüt 2013'te sosyal medyada kurduğu Fuat Avni hesabıyla milyonlarca kişiye ulaştı ama bu hesabın asıl ustalığı, paylaştığı beş bilgiden yalnızca birinin doğru olmasıydı. Doğru ile yanlışı belli bir oranda harmanlamak, hem hesabın güvenilirlik görüntüsünü koruyordu hem de toplumda sürekli bir belirsizlik, kimin ne zaman "ifşa" (dezenformasyon verilerle) edileceğine dair bir kaygı hali üretiyordu. Aynı dönemde örgüt, kendisiyle aynı çatı altında olmayan ama ortak hedefleri paylaşan çevrelerle "düşmanımın düşmanı dostumdur" prensibi üzerinden geçici ittifaklar kurarak bir propaganda cephesi de inşa etti. 15 Temmuz'dan sonra ise bu enformasyon stratejisi tamamen inkara evrildi. Öyle ki mahkeme salonlarında kendilerine ait olduğu görüntülerle yüzleştirilen FETÖ’cü sanıklar, videodaki kişinin kendileri olmadığını iddia edecek kadar ileri gitti.
Aynı mantık, toplumsal düzeyde de işledi. İki farklı görüşü ya da grubu birbirine düşürüp çatışma başladığında ya da bittiğinde hiçbir tarafın örgütü suçlamaması, FETÖ'nün en usta olduğu manevralardan biri. Deniz Baykal'a yönelik kaset kumpası bunun ders niteliğinde bir örneğidir. Baykal'ın o dönem "okyanus ötesi" diyerek Pensilvanya'daki örgüt elebaşısına dolaylı atıfta bulunması bile, faili teşhis etmenin ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Aynı şekilde MHP’yi ele geçirmek için kurduğu kaset kumpaslarında da aynı kurguyla hareket etti. Katilin taziye evine ilk giden olması da aynı ikiyüzlülüğün belki en çarpıcı sembolüydü.
Yine örgütün kod adı kullanması da bu örnekler arasında. Ayrıca örgüt, 1970’li yıllardan itibaren başlayan askeri ve mahrem yapılanmasında iletişim aracı olarak “ankesör sistemini” kullandı. Örgüt, 2014'te ise iletişim araçları arasına bir yenisini ekledi. Zira örgüte yönelik operasyonlar başlayınca, örgüt iletişimini artık özel bir uygulama olan "ByLock"u kullanmaya başladı. Sadece bu gizlilik ve tedbir amacıyla planlanan iletişim yöntemleri bile örgütün sadece "bir cemaat, tarikat, parti" olmadığının en büyük kanıtıdır.
FETÖ’nün yöntemlerinin en can alıcı noktası insanları kodlaması, bir sınıf oluşturmasıdır. Bir çocuk düşünün; ortaokul çağında ve kendisine "kod" isim veriliyor. Kendi yapısına bile ketumluk sergileniyor. Veya askeri lisede tuvalette namaz kılma, genç dimağlara işlenen illegalite zihniyeti gibi yöntemler kullanılıyor. Burada amaç örgüte sadakati pekiştirmek. Normal aile yapısında bile başarılı olma olasılığı düşük olan "kodlama" örgüt tarafından, baskı/yönlendirme ile sonuca ulaşıyor. Bunu anlamadan örgüte dair tüm yorumlar eksik kalıyor.

Örgüte bir siyasi kimlik oluşturmak ve çöküş
Örgütün siyasi bir kimliği yok, zaten ihtiyacı da yok. Çünkü ideolojik değil pragmatik bir yapıya sahip. Örgüt içinde sağı, solu, muhafazakârı, seküleri ayırmadan her zaman güçlünün yanında durmayı tercih etti. Ta ki 7 Şubat 2012'ye kadar. O tarihte örgüt, devlet kurumları içinde artık yeterince güçlendiğine kanaat getirip özgüvenle ilk açık hamlesini yaptı. Dönemin MİT Müsteşarı'nı doğrudan hedef aldı. Ancak 2012'den 15 Temmuz'a uzanan dört yıllık süreçte, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın kararlı duruşu karşısında bu savaşı kaybetti. Bu yenilgi, örgütü köşeye sıkıştırdı ve 15 Temmuz'u son çare haline getirdi. Nitekim itirafçılar, 15 Temmuz gecesi için "ya var olacağız ya yok olacağız" ifadesini sıklıkla tekrarlıyordu.
Bugün örgütün eylem gücü büyük ölçüde kırılmış, elebaşısı da hayatta değil. Ancak güncel yapılanmaya yönelik operasyonların gösterdiği gerçek şu: FETÖ hala aktif kalma çabasında ve bunca somut delile rağmen, mensuplarının önemli bir kısmı çeşitli ülkelerde rahatlıkla yaşamaya, iade edilmeden hayatlarını sürdürmeye devam ediyor. Cezaevinde olanlar ise "ıslah olmak yerine militanlaşarak" tahliye oluyor.
Bütün bunların gösterdiği şey şu: “FETÖ ile mücadele, sadece hukuki bir dava dosyasına sığdırılamayacak kadar katmanlı bir mesele.” Her kılığa girebilen, bulundukları coğrafyadaki ülkenin istihbarat birimleriyle bağlantı kurabilen, yeni nesil dijital bir yapıyla karşı karşıyayız. Bu nedenle mücadele hattı hukuki alanla sınırlı kalmamalı. Bireysel farkındalık ve toplumsal bağışıklık da bu denklemin ayrılmaz parçaları olmalı. Çünkü istihbarat kodlarıyla çalışan bir örgütle mücadele, dünyanın hiçbir yerinde kolay değildir. Son olarak, "Bu akıl, bu toprakların aklı değildir."
